banner266
 
Bir kent için “marka kent” imajına sahip olmak, dünya ölçeğinde tanınırlığının artması yanında, kentler arası rekabette önemli bir rekabet avantajı da sağlamaktadır. Son zamanlarda Ankara kamuoyunda “Marka Kent Ankara” nitelendirmesinin çeşitli şekillerde fakat sıkça kullanıldığına tanık olmaktayız. Ankara’nın günlük söz dağarcığında yoğun bir biçimde yer bulmasında rağmen “Marka Kent Nedir?” tarzında sorular ise açıklanmayı beklemektedir. Sorular marka kent kavramını öne çıkaran dinamikler nelerdir? Marka kent değerleri nasıl oluşturulur? Ankara’nın marka kent değerleri neler olabilir? şeklinde uzatılabilir. İşte bu ve izleyen yazı(ları)mızda Başkent Ankara’yı, bir yerel kalkınma stratejisi olarak politika yapıcıların portföyünde yer bulan “marka kent” kavramı çerçevesinde irdeleyeceğiz. Bugünkü yazımızda ise başta küresel rekabet ve küreselleşme olmak üzere marka kent kavramının gündeme girmesine neden olan ve bu kavramla doğrudan ilişkili temel kavram ve süreçleri hızla bir gözden geçireceğiz.

Günümüz dünyasında ekonomi ve kalkınmaya dair başlıkların altında en çok dile getirilen kavramlardan biri kuşku yok ki “küresel rekabet”tir. Küresel rekabeti sürükleyen aktörler ise ülke ve firmalardan tutun, kentlerin, bölgelerin ve dahi kasaba ve köylerin içinde yer aldığı farklı ölçekteki yerleşim birimlerine değin uzanan bir yelpazeyi içermektedir. Her düzlemde şiddetini artan ölçüde hissettiğimiz küresel rekabet ortamında firma-ürün, ülke, kent-yöre-bölge düzeylerinde marka yaratma konusunun önem kazandığı görülmektedir. Küresel rekabet denilen olgu küreselleşme denilen sürecin ürünüdür. Pekala küreselleşme nedir?

1970’li yıllarda yaşanan ekonomik krizleri izleyen son kırk yıllık dönemde dünyada olan biten çok sayıda olayı açıklamak amacıyla en sık kullanılan kavramların başında şüphesiz “küreselleşme” gelmektedir. Küreselleşme en sık referans verilen kavram olmakla birlikte, aynı zamanda tanımının da bir o kadar karmaşık ve güç olduğunu peşinen teslim etmemiz gerekir. Hele hele üzerine bindirilen sübjektif değer yargıları yaşanılan süreci yalınlığıyla anlama ve algılamayı daha da güçleştirmektedir. Küreselleşme olgusunun nedenleri, dinamikleri, süreçleri çok farklı şekillerde tanımlanmaktadır ve tüm bunlar Ankara’yla ilgili bağlamları çerçevesinde başka yazılarımızın konusu olacaktır... Küreselleşmenin tarihçesi de çok farklı şekillerde yapılmaktadır. Kimileri, küreselleşmenin dip tarihini İspanyol denizcilerin “terra incognita” olarak nitelendirdikleri “bilinmeyen topraklar”ın, diğer bir deyişle yeni dünyaların keşfedildiği 15’inci yüzyıllara kadar götürmekte, kimileri de 19’uncu yüzyıldan başlatarak bu asırda iyiden iyiye azgınlaşarak medeniyet canavarına dönüşen ve 20. yüzyıla bağımsızlığını yitirmiş çok sayıda koloni ve iki adet dünya savaşı miras bırakan uluslararası emperyalizm sürecini temel almaktadır. Elbette ki uluslar arası ölçekte iktisadi ilişkilerin geçmişi, ekonomik pazarın dünya ölçeğinde genişlemesini dikkate alarak geçmişe götürebilir. Ancak, “küreselleşme” denilen özel tanım, önceki dönemlerdekilerden tamamıyla farklı olan çağımıza özgü bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, 20. yüzyılın son çeyreğinde iletim ve iletişim teknolojilerinde yaşanan baş döndürücü devrimin de etkisiyle tüm dünyayı adeta bir köye indirgeyen bir sürecin adıdır küreselleşme… Bugün dünyanın herhangi bir noktasında küreselleşmenin şu veya bu yöndeki etkilerinden muaf bir alan kalmamıştır. Küreselleşme denilen karmaşık süreç olumlu veya olumsuz anlamda tüm ülkeleri ve toplumları etkilemekte, bu nedenle en gelişmişinden en kıyıda kalmış olanına kadar tüm ülkeler kürselleşmeye tehdit, korku ve şüphe algılamalarından, fırsatlar ve yeni pencereler sunan sonsuz olanaklar sepeti gibi çelişkili duygular içerisinde yaklaşmaktadırlar… 

Çekirdeğinde üretim ve ticaret ilişkilerinin dünya ölçeğinde bütünleşmesini barındıran küreselleşme süreci, hiçbir toplumun “biz artık bu sürecin dışında olacağız” diyemeyeceği kadar karmaşık ve bağımlı bir ilişkiyi beraberinde getirmektedir. Öyle ki, günümüz dünyasında, herhangi bir ürünün üretim süreçleri izlendiğinde, girdilerinin tedarik zincirleriyle dünyanın çok farklı kıtalarında bulunan birçok üretim odağından temin edildiği ve tam zamanlı üretim gibi son derece esnek üretim süreçleri kullanılarak nihai bir ürüne dönüştürüldüğü görülmektedir. Bu ürünler hemen ardından dünyayı örümcek ağı gibi saran perakende zincirleriyle yaşlı kıtanın çok sayıda noktasında satışa sunulduğu bir üretim ve ticaret ağı üzerinde akmaktadır. Tedarik ve perakende ağlarının karmaşıklığı yanında post-Fordizm denilen esnek üretim süreçlerinin karmaşıklığı, ekonomi disiplinindeki anlama, tanımlama ve çözümleme süreçlerini güçleştirdiği gibi, diğer disiplinlerde de benzeri sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Küreselleşme süreci üretim ve tüketim pazarlarının dünya ölçeğine genişlemesi ve bütünleşmesi yanında, beğeni, zevk, tüketim, davranış ve kültür kalıplarının da standartlaşmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum küresel kültür ve değerlerin ulusal ve yerel olanları tehdit ve yok etmesi olarak da yorumlanmaktadır. Haliyle birçok toplumda yaşanılan sürece ilişkin reaksiyoner tavırlar da güçlenmektedir. Böylesi bir tavır, geleneği, ortak geçmişi “şimdi”ye taşıyan tali yolların işlevselleşmesini de beraberinde getirmektedir. Postmodernizm denilen akımın beslendiği ana damarlardan birinin burası olduğunu ifade etmemiz sanırım yanlış olmayacaktır. 

İngiltere, daha doğru adıyla Birleşik Krallık eski Başbakanı Tony Blair, küreselleşmeye çoğunluğu kendi partisinden gelen yoğun eleştirilerin önüne geçmek için yaşanılan süreci dahiyane bir söz ustalığıyla şu şekilde açıklamaktaydı: “Küreselleşmeyi istememek, yarın doğacak güneşi istememek gibi bir şeydir”. Kim yarın doğacak olan güneşi istemez ki? Ya da istememesi bir anlam ifade eder mi? Deneyimli bir politikacı olduğu kadar söz ustası da olan Blair’in zımnen kastettiği ise şudur: “Nasıl olsa doğacak en iyisi akıllı olalım…” 1990’larda The Economist Dergisi’nin çok çarpıcı bir sloganı vardı: “Truth Hurts” yani “Gerçekler Acıtır”. Gerçekler acıtır sloganının belki de en iyi uygulanabileceği alanlardan biri küreselleşme ile ülkelerin arasındaki gerilimli ve tereddütlü ilişkidir. Evet, bugün toplumların küreselleşmeyle ilişkisi bir nevi “ağlaya-güle gitme” eylemine benzemektedir. Ellerini taşın altına uzatmış “reel” politikacıların küreselleşme karşıtlarına/ karşıtlığına yönelik sıkça gösterdikleri bir başka örnek ise “kendi ülkelerinin tüm dünyadan bağımsız bir adacık olamayacağı” doğrultusundadır… 

Gerçekten de bugün küreselleşme dediğimiz ve özünde mal ve hizmet piyasalarının bütünleşmesi sürecinin ekonomiyi kat be kat aşan boyutları bulunmaktadır ve günümüzde hiçbir ülke ve toplum bu karmaşık ilişki yumağından uzakta duracak bir lüksün keyfiyetini kendisinde görememektedir. Diğer yandan kürselleşme bir yandan toplumlara fırsatlar sunarken, eşanlı olarak yoğun bir tehdit potansiyelini de beraberinde getirmektedir. İç bünyesi güçlü olmayan veya sürece hazırlıksız yakalanan ülke ve toplumların ise böylesine kuvvetli bir dışsal şoklar silsilesinden yara almadan kurtulması haliyle mümkün değildir. 

Küreselleşme sürecinin ana sonuçlarından biri mekansal kaymalardır. Diğer bir deyişle kalkınma sürecinin lokomotifi olan mekan birimlerinin görev değişimi yaşamalarıdır. Daha başka bir ifadeyle önceki dönemlerde kalkınma yarışının bayrağını taşıyan mekan birimlerinin yeni dönemde köhneleşmesi, yaşlanması, enerjisini, dinamizmini ve rekabet avantajını kaybetmesi ve bayrağı başka coğrafi birimlere vermek durumunda kalmasıdır. Mekansal kaymalar ülkeler, bölgeler ve kentlerin içinde olduğu gibi kıtalar ve hatta kutuplar arasında da yaşanmaktadır. Nitekim, Rönesans’tan bu yana dünyanın merkezine tahtını kuran Batı Medeniyetinin son 40 yıllık küreselleşme sürecinde birçok bakımdan içsel dinamizmini ve rekabet avantajını yitirmekte olduğu, buna karşın Pasifik Kıyılarındaki, Uzakdoğu’daki ülkelerin hızlı bir yükselme süreci içerisinde oldukları görülmektedir… Küre üzerindeki mekansal güç kayması sadece Kuzey Kutbu içinde de yaşanmamaktadır. Kuzey ve güney arasındaki eşitsizlik üzerine kurulu geleneksel kutuplaşma, Latin Amerika ve Hint Okyanusu çevresindeki güney ülkelerinin de kalkınma çarklarını çalıştırmalarıyla birlikte eşitsiz kutuplar özelliğini yitirme eğilimine girmiştir. Çok sayıda yorumcu, küreselleşme sürecinin ülkeler, kıtalar ve hatta kent ve bölgeler arasında bir yakınsama sürecini beraberinde getirdiğini haklı olarak dile getirmektedir. Küreselleşme ile dünyada yaşanan altüst oluşlardan kazanma eğiliminde olan ve yükselme çıtasında yer alan ülkelerden biri de Türkiye’dir. Süreci doğru okumak, sağlıklı çözümlemek ve uygun politikalar ile süreci yönlendirmek Türkiye’nin 21. yüzyıldaki konumunu kuşkusuz çok daha güçlendirecektir. 

Küreselleşme sürecinin beraberinde getirdiği bir diğer kavram ve olgu da “küyerelleşme”dir. İngilizcedeki “glocalization” kavramının karşılığı olan “küyerelleşme” kavramı ilk defa 1990’lı yıllarda Swyngedow adlı bir bilim adamı tarafından kullanıldı ve gerçekten de birçok olayı aydınlatan anahtar kavramlardan biri halini aldı. Küyerelleşme kavramı, küreselleşme ve yerelleşme süreçlerinin iç içe ve eşanlı olarak geliştiğini tanımlamaktadır. Şöyle bir geriye gidildiğinde 1980’li yıllarda akademik literatürdeki veya popüler yazındaki yaygın kanının küreselleşme ve yerelleşme süreçlerinin birbirini dışlayan, farklı, zıt yönlerde hareket eden iki eğilim olduğu doğrultusunda şekillendiği görülür. Oysa, 1990’lara gelindiğinde bu iki vektörün birbirine rakip veya birbirine rağmen oluşan iki süreç olmadığı, bilakis birbirini tamamlayan bir bütünün iki cephesi olduğu biçiminde yeniden değerlendirilmeye başlandı. Ve iki olgu tek bir kavram altında “küyerelleşme” olarak tanımlandı. Küyerelleşmeden kasıt bir yanda üretim ve tüketimin dünya ölçeğinde bütünleşmesi, diğer yandan da yerel birimlerin de birer ekonomik aktör olarak ortaya çıkmasıdır. Krizlerin neden olduğu istikrarsızlıklar nedeniyle ekonomilerin artan ölçüde makro-ekonomiye odaklandığı ve minimalist devlet anlayışının yaygınlaştığı 1980 sonrası dönemde, kalkınma politikaları da artan ölçüde yerele inmiş, diğer adıyla yerelleşmiştir. Eşanlı olarak yerel idareler de artan ölçüde yerel kalkınma politikalarıyla ilgilenmeye başlamışlardır. Yerelde sadece yerel idareler değil, seçilmiş veya atanmış olmak üzere kamu, özel ve gönüllü sektör kurum ve kuruluşlarının içinde yer aldığı şemsiye kurumlar veya işbirliği ağları oluşturarak yerel kalkınma konusunda yerelde-yatayda kurumsal uzlaşı arayışları hızlandırılmıştır. Bu durum yerel birimlerin yeni birer ekonomik aktör olarak ortaya çıktığına dair çok sayıda çalışmanın da önünü açmıştır.

Özellikle 1980’li yıllardan itibaren etkileri tüm dünyada yoğun bir biçimde hissedilmeye başlayan küreselleşme sürecinin en önemli özelliklerinden biri sadece ülkeler ve firmalar arasında değil irili-ufaklı kentler ve bölgeler arasında de giderek yoğunluğu artmakta olan “küresel rekabet” olgusudur. Küresel rekabette izlenen en önemli stratejilerden biri ise anılan aktörlerin kendilerini diğer rakiplerinden farklılaştıran ve böylelikle rekabet avantajı sağlayan “marka değerler” yaratmasıdır. Evet, marka değerler yaratmak firmalar kadar günümüz dünyasında ülkeler ve kentler için de önemli bir kalkınma stratejisi niteliği kazanmıştır. Ülkeler ve kentler kendilerine değer katmak, tercih edilirliklerini artırmak, farklılaşabilmek ve küresel rekabette yer alabilmek için “markalaşmaya” yönelmektedirler. Günümüzde kentler de birer ekonomik aktör olarak dünya ölçeğinde yerleşim birimlerinden oluşan bir piyasada rol almaktadır. Kent yöneticilerinin yerli veya yabancı yatırımcıları çekmek amacıyla girişimlerde bulunması bu konuya ilişkin verilebilecek sayısız örnekten sadece biridir. Nitekim, belirli bir marka ile anılmak kentlerin katma değerini artırmakta, tanınırlığını, güvenilirliğini yükseltmektedir.

İzleyen yazı(lar)da marka değerleri ülke, kent ve Ankara özelinde ele alacağız.


Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner274

banner283