banner265

"Ankara’nın doğu yanı
Çevresini gez de tanı
Nasıl methedeyim seni
İstersen kız bana Mamak"


Ali Cavit Coşkun “Mamak” adlı şiirinin yukarıdaki dörtlüğünde Mamak’a “neyin var da anlatayım” dercesine sitemde bulunuyor. Haksız da değil… Şiiri yazdığı 80’li yıllarda Mamak baştan aşağı gecekondudur, tepeden tırnağa yoksulluktur, dişleriyle tırnaklarıyla şehre eteklerinden tutunmaya çalışanların açık hava barınağıdır… Başta Ankara’nın doğu sınırındaki ilçe ve illerden olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanından akın akın gelen kırsal tabanlı göç dalgalarının biriktiği bir insan yığınağıdır Mamak… Adeta köyden kaçıp şehre sığınanların mülteci kampıdır… Mamak ile komşusu Çankaya arasında ekonomik, sosyolojik, kültürel tel örgüler vardır... Mamak ile Çankaya bedenen yakın, ancak zihnen uzaktır… Mamak altyapısız gelişmedir. Çamurlu, tozlu yollardır, kaçak çekilmiş elektrik hatlarıdır, son zamanlarını yaşayan toprak damlı kerpiç evlerin oluşturduğu köylerin su çeşmelerinde kuyrukta bekleyen su bidonlarıdır, çeşme başı kavgalarıdır... Sel baskınlarıdır, heyelanlardır, toprak kaymalarıdır Mamak... Orta yerinden Samsun Asfaltının geçtiği ve haliyle hızla akan taşıtların çocuk mezbahasına dönüştürdüğü bir yol üstü yerleşim yeridir Mamak... Tehirli banliyö trenleridir. Kaçak banliyö yolcularıdır, tren yolu hatlarındaki kesik bacak ve kollardır Mamak... İşsizliktir, cinnettir, intihardır, namus cinayetleridir, mahalle kavgalarıdır Mamak… Mamak karbon monoksitin, kirli havanın kaynağı Kömür Deposu’dur, Keçikıran’dır. Şehrin kömürlüğüdür Mamak... Natoyolu’dur, Çöplük’tür, metan gazıdır, çöplük kokusudur Mamak… Şehrin artık değerini tüketen değil, katı atıklarını yüklenendir Mamak. Şehrin cefasını çekmektir, gündüz ter, gece uyku kokusudur Mamak... 28. Tümen’dir Mamak. Yeni Türkü’nün meşhur Mamak Türküsünde ifadesini bulan, pencerelerinden kömür deposunun, Samsun Asfaltı’nın, gecekondu evlerinin izlendiği mahpus damıdır; hem mahpustaki mahkûmlara, hem de gecekondulardaki mahrumlara işkencedir Mamak…

80’li yıllardaki umumi Mamak manzarasını sanırım en kestirmeden bu şekilde anlatabiliriz… Oysa, 80’lerdeki genel çerçevesini yukarıda çizdiğimiz Mamak profili, 1950 sonrasındaki 30 yıllık dönemde oluşmuştur. Zira 1950’li yıllar öncesinde Mamak da çok farklıdır, Mamak algısı da… Demirlibahçe’den, Gülveren ve Saimekadın’a, Mamak’tan Üreğil’e Kayaş’a, Kayaş’tan Lalahan’a, Hasanoğlan’a uzanan güzergâh boyunca Mamak yöresi, Ankara’nın en güzel mesire yeridir, yeşilliğidir, özüdür 1950 öncesinde. Ortasından pırıl pırıl Hatip Çayının aktığı, sebze-meyve bahçeleriyle, bağları bostanlarıyla meşhur bir bozkır vahasıdır Mamak. Taze sebze-meyve, temiz su, temiz hava ve sağlık deposudur Mamak. Ayrıca Mamak, Hatip Çayı özünü oluşturan yeşilliği tamamlayan iki ayrıcalıklı doğa manzarasına da sahiptir. Bunlardan birisi Ankara’nın en güzel doğal siluetine sahip olan Hüseyin Gazi Tepeleri, diğeri de yılın önemli bir bölümünde bembeyaz karlarla kaplı Ankara’nın su deposu ve hayat kaynağı olan Elmadağı…

1950’li yıllara kadar Mamak ve çevresi, şehirlilerin her hafta sonu piknik yapmak, doğayla kucaklaşmak, durulmak için gittikleri yerlerdir. Kayaş’taki Kavaklık, İstasyon Çay Bahçesi ve Dans Yeri piknikçilerle özdeşleşmiş önemli mekânlardır. Evet, yanlış okumadınız… Kayaş’taki Dans Yeri, sadece piknik alanı değil, gramofon eşliğinde dans eden piknikçilerin buluştuğu meşhur bir eğlence mekânıdır aynı zamanda...

Başta Hatip Çayı olmak üzere Mamak’taki dere kenarları son yıllara kadar fakat yüzlerce ve hatta binlerce yıl boyunca Ankaralıların mesire alanları, doğayla buluşma noktaları, daha da önemlisi sağlık ve tarım havzaları olmuştur… Öyle ki İstanbullu yazar Ertuğrul Şevket, Yedigün Dergisinin 17 Eylül 1940 tarihli 393’üncü sayısında yayınlanan “Ankara’nın Kâhtanesi Kayaş” adlı makalesinde Hatip Çayı kenarındaki Kayaş ve çevresini; köşkleri, kasırları, şelaleleri, şadırvanları ile İstanbul’un meşhur mesire yeri olan Kâğıthane’ye, eski İstanbulluların deyimiyle “Kâhtane”ye benzetmiştir. Nitekim Cumhuriyet’in başlarında ve hatta 1960 ve 70’li yıllara kadar Hatip Çayı çevresi Ankaralıların ve yeni Başkentlilerin hafta sonlarını geçirdikleri en önemli mesire alanı olmuştur… Piknik sepetleriyle kara trenlere doluşan şehirliler, Mamak, Kayaş özlerine akın etmişlerdir…

Sadece şehirliler değil, en üst düzeyde devlet ricali de Mamak’ı sık sık ziyaret ederek, hem doğayla hem de bu yörenin insanlarıyla, köylüleriyle iç içe olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün her cuma öğleden sonra Üreğil Köyü’nü ziyarete geldiği, halkla sohbet ettiği bilinir… Bir Kayaş ziyaretinde Dedemle karşılıklı zeybek oynamıştır… Ya Mareşal? Fevzi Çakmak da her fırsatta geldiği Kayaş’ta ailesiyle birlikte misafirimiz olmuştur. Mareşal gelemediği zamanlarda Eşi ve çocukları hafta sonlarında mutlaka şenlendirmiştir Kayaş’taki fakirhanemizi… Şevket Süreyya ise misafirlikle yetinmemiş, Kayaş’a yerleşmiş, Kayaşlı olmuştur. Kümbet’i ve Sarıkaya’yı geçtikten sonra, Kayaş-Kızılcaköy sınırındaki demiryolu geçidinin hemen yanındaki, sınırında Kayaş su bendi olan bahçeye bir ev yaptırmıştır. Anadolu köylülerinin ve haliyle Kayaşlıların bitmez-tükenmez meşgalesi olan su ve bent kavgalarına da karışmıştır Şevket Süreyya. Kitaplarının önemli bir bölümünü de bu evde yazmıştır. Kitaplarında, bu ülkenin kuruluşu ve kurucuları yanında Kayaş’ı, Kayaş su bendini de anlatmıştır. Büyük bir keyiftir Şevket Süreyya’dan Kayaş’ı ve çevresini okumak…

Ne var ki 1950–80 arası dönemde ülke ve şehir ölçeğinde planlama hataları, şehrin makro formuna ilişkin yanlış tercihler, çarpık kentleşme ve çevre tahribatı tüm bu güzellikleri önemli ölçüde bitirmiştir. Ne Ankara’nın neşe kaynağı Hatip Çayı, ne de çevresinde kilometreler boyunca uzanan geniş yeşil alanlar kalmıştır. Öyle ki, kent beton ile büyüyüp, şiştikçe, yeşillikler ve dereler küçülmüştür… Kayaş çıkışından Hasanoğlan’a kadar Hatip Çayı Havzası fabrikalarla dolmuştur… Sonra yüz binlerle ifade edilen nüfusuyla Mamak’ın atıkları derelere verilerek tümden imha edilmiştir su kaynakları, hayat damarları ve su kaynaklarını kuşatan yeşillikler…

Bugün Mamak, altından akan derelere rağmen susuz, bir zamanlar Ankara’nın en güzel bağ ve bahçelerine sahipken bugün yeşilsiz, kendisini sağından solundan sarıp kollayan Hüseyin Gazi ve Elmadağı tepelerinin haşmetli manzaralarına rağmen sevimsiz, sevgisiz bir beldeye dönüşmüştür…

Son yıllarda ülke gündemine giren kentsel dönüşüm Mamak’ın, su ile yeşil ile, doğa ile iç içe olan geleneksel kimliğinin yeniden kazandırılması için başlangıçta bir fırsat görülmüştür aslında… Ancak mevcut uygulamalara baktığımızda kentsel dönüşümün, doğayla barışık bir Mamak’tan ziyade, rantla güdülenmiş çarpık bir betonlaşmaya yol açtığı görülmektedir…

Öyle ki Köyyolu-Üreğil bölgesinde, güzelim Hatip Çayı havzası üzerinde arşa doğru yükselen bir zamanların servi ağaçları yerine, başları göğe değen beton blokları kaçan fırsatın adeta tapulu belgeleridir… Hâlbuki Mamak Köprüsünden Hasanoğlan’a kadar uzanan bu yeşil vadinin, büyük bir rekreasyon alanı olarak Mamak’a, Ankara’ya, Ankaralılara kazandırılması gerekmez miydi?

Benzer bir çılgınlık Saimekadın-Mamak arasındaki Kartaltepe civarında yaşanmaktadır… Kartaltepe, muhteşem kayalık manzarasıyla, altından akan Hatip Çayı yatağı ve çevresindeki yeşillik bölge ile doğal bir rekreasyon alanıdır… Oysa bugün bu güzelim Kayalıkların tam önüne üç adet beton gökdelen dikilmiştir… Mamak’a, Mamaklılara atılan kazıkların anıtsal sembollerindendir mevcut binalar… Ek olarak, Ankara’nın en güzel doğal silueti olan Hüseyin Gazi Tepelerinin eteklerine dikilen gri, boz renkli onlarca beton yığını da; planlayanın da, yapanın da, emeği geçenin de geçmişine hatırı sayılır ölçüde türlü rahmet okutmaktadır.

Ya Elmadağ etekleri… Kanyonları, vadileri, dereleri, bağları, bahçeleri, özleriyle Elmadağ etekleri… Bugün sayısız taş ocağının yarattığı çevre tahribatı ve sağlık sorunları nedeniyle adeta boynu bükük yörenin köylülerini dahi göçe zorlamaktadır. Mamak’ın dere yatakları üzerinde, Mamak’ın anıtsal doğal güzellikleri önünde bir yanda beton ve demir yığınları yükselmekte, diğer yanda da taş ocağı çukurları inmektedir…

Mamak’ın doğal güzellikleri sadece Hatip Çayı özüyle sınırlı değildi... Elmadağı’ndan Hatip Çayına akan dereler boyunca uzanan yeşillikler, özler, vadiler saymakla bitmez... Bunlar arasında Kutludüğün, Kıbrıs, Kusunlar ve Üreğil özlerini, Kapaklı’yı, Mekel’i zikretmeden geçmek olmaz. Ayrıca bu köylerin, önlerinde uzanan yeşil özler yanında, sırtlarını yasladıkları ihtişamlı anıtsal kayalıkları ve tepeleri anmadan da olmaz. Bir de tabi ki bu kadim köylere ait Elmadağ eteklerindeki taş evlerden mürekkep serin yaylalar… Yaylalar demişken Söbiçimen’i yazmazsak haksızlık yaparız…

Ne var ki Hatip Çayı özünün (vadisinin) yaşadığı tahribatın çok benzeri 1980 sonrası dönemde anılan köylere de sıçramıştır. Çarpık kentleşme, çevre tahribatı ve talandan Kızılcaköy, Nenek, Ortaköy, Kutludüğün, Bayındır, Kıbrıs, Kusunlar, Üreğil gibi Mamak’ın günümüzde birer mahalleye dönüşmüş olan tüm eski köyleri olumsuz yönde etkilenmiştir. Neredeyse 700 yıllık tarihe sahip olan bu köylerin hepsi de sahip oldukları doğal güzellikler yanında, köklü geçmişleri nedeniyle tarihi değere sahiptir. Bugün beş milyona ulaşan ve kent merkezindeki çanak içinde boğulan Ankara nüfusunun hem nefes almak ve doğayla buluşmak, hem de tarihle, geleneksel kır yaşamıyla iç içe olmak için bu köylere ve çevresindeki alanlara ihtiyacı vardır. Oysa yaşanan süreç çok farklıdır. Birçoğu Elmadağ eteklerindeki tepe ve vadilerde kurulan Mamak köyleri, taş ocaklarının yarattığı tahribatla birer mıcır hurdalığına dönüşmüştür. Taş ocaklarına çalışan nakliye kamyonları bu köyleri toz bulutları içinde bırakmaktadır. Daha da önemlisi taş ocaklarının ortaya çıkardığı tozlar nedeniyle nefes dahi alınamamakta; akciğer kanseri, koah, astım gibi solunum yolu hastalıklarında ciddi artışlar ve ölümler yaşanmaktadır. Taş ocaklarının yarattığı dinamit tehlikesi nedeniyle en önemli geçim kaynakları hayvancılık olan ve yüzlerce yıldır yazın yaylaya çıkarak geçimlerini sürdüren bu köylerin yaylalar ile olan bağlantısı da kesilmiştir. Belki de Türkiye’nin en lezzetli sütünü, yoğurdunu, ıravağını, tereyağını, balını üreten Mamak köyleri temel geçim kaynakları olan yaylacılığa dayalı hayvancılıktan kopmak durumunda kalmıştır. Sonuç tabii ki işsizlik, yoksulluk ve içe kapanmadır... Mamak kırsalındaki, köylerindeki tahribat halen ve tüm yoğunluğuyla sürmektedir. Ve korkarım çok yakında yok etme işlemi tamamlanacaktır.

Sözün özü, Cumhuriyetin başlarından 1950’lere kadar Ankara’nın en önemli mesire alanı ve sebze-meyve bahçesi olan Mamak, 1950’li yıllardan sonra çarpık kentleşmenin, gecekondulaşmanın ve çevre tahribatının en önemli sembollerinden biri durumuna gelmiştir. Çarpık yapılaşma ve çevre tahribatı günümüzde Mamak’ın kırsal kesiminde de yoğun olarak sürmektedir. Bununla birlikte, önceki dönemlerde gecekondu bölgeleri olan alanlarda önemli ölçüde bir yeniden yapılanma süreci yaşanmaktadır. 1990 sonrası dönemde büyük sermayenin büyük ölçekli gayrimenkul ve AVM yatırımlarıyla kent merkezlerine yönelmesiyle birlikte Mamak, önemli bir kentsel dönüşüme da sahne olmaktadır. Bir yandan şehir merkezine yakın olmak isteyen büyük ölçekli AVM’ler Çankaya sınırına yakın Mamak bölgesinde kümelenirken, bir yandan da kentsel dönüşüm projeleri ve yapsatçı müteahhitler eliyle Mamak baştan aşağı yeniden yapılaşmaktadır. Ayrıca, Ankara’nın hızla artan nüfusu yanında, kent merkezine yakın bölgelerde tükenen arazi stoğu da Mamak'ı Ankara’daki kalkınma dinamiklerinin yeni seçeneği, kentsel büyüme motorlarının yeni hedefi haline getirmiştir. Son yıllarda Mamak’ta gözlenen kıpırdanma Mamak ile şehrin diğer bölgeleri arasındaki toplumsal engellerin ortadan kalkmasını da beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte Mamak’ın kırsal kesimlerinde yaşanan tahribat ise endişe verici düzeylerdedir. Bu bölgenin geliştirilecek projelerle doğal ve toplumsal dokusunun korunması ve kırsal turizm kapsamında değerlendirilmesi beş milyona yaklaşan nüfusuyla önemli bir talep oluşturan Başkent Ankara için bir nefes alma alanı olacaktır.

1990 sonrası dönemde oluşan yeni eğilimler genel olarak Mamak bölgesinin değer kazanmasına ve bunun neticesinde de bölgede bir hareketlilik yaşanmasına neden olmuştur. Yaşanan değerlenme sürecinden çok sayıda ve önemli miktarlarda kazananlar olduğu gibi, kaybedenlerin de azımsanmayacak ölçüde çok olduğunu belirtmemiz gerekir… Kaybedenler kümesinde yoğunlaşan kesimin ise önemli ölçüde Mamak’ın yerli halkı ve köylüleri olduğunu belirtmemiz sanırım yanlış olmayacaktır.

Mamak’ı yazmaya devam edeceğiz. Yörenin insanı olarak boynumuzun borcu…





Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner274

banner283